• Duygusal Yorgunluk

    Duygusal Yorgunluk: Ruhun Sessiz Tükenişi

    Günümüzde birçok insan dışarıdan sakin, düzenli ve güçlü görünse de içten içe derin bir yorgunluk taşır. Bu yorgunluk fiziksel bir bitkinlikten çok daha fazlasıdır; kişinin duygusal kapasitesini tüketen, motivasyonunu azaltan ve kendine yabancılaştıran bir süreçtir. Psikolojide buna duygusal yorgunluk diyoruz.

    Duygusal yorgunluk, çoğu zaman “bir şeyler yolunda değil ama nedenini bilmiyorum” cümlesinin ardında saklıdır. Kişi, günlük hayatın gerekliliklerini yerine getirmeye devam eder; ancak içsel enerjisi giderek azalır, duygularını düzenleme becerisi zayıflar ve yaşamın yükü olduğundan çok daha ağır hissedilir.

    1. Duygusal Yorgunluğun Kökleri

    Duygusal tükeniş bir anda ortaya çıkmaz; genellikle uzun süreli stres, sürekli sorumluluk alma, duygusal ihtiyaçların ertelenmesi ve aşırı uyum çabası sonucu yavaş yavaş birikir.

    Sık rastladığım örneklerden bazıları:

    • Sürekli güçlü görünme baskısı
    • Herkesi memnun etmeye çalışma
    • Duygularını bastırma alışkanlığı
    • Bitmeyen sorumluluklar ve bakım verme rolleri
    • İş-yaşam dengesinin bozulması

    Bu süreçte kişi “dayanıyorum” der; fakat aslında duygusal kapasitesi zorlanmakta ve sınırları aşılmaktadır.

    2. Belirtiler: Bedenin ve Zihnin Sessiz İşaretleri

    Duygusal yorgunluk çoğu zaman fark edilmeyen küçük sinyallerle başlar. Bunlar:

    • Sürekli yorgun hissetme
    • Eskiden keyif veren şeylere ilginin azalması
    • Uyku düzensizlikleri
    • Tahammül eşiğinin düşmesi
    • Karar vermekte zorlanma
    • Sosyal geri çekilme
    • “Boşluk” ya da “duygusuzluk” hissi

    Kimi danışanlar bu durumu “Sanki duygularım silikleşti” diye tarif eder. Aslında bu, psikolojik enerjinin azaldığının bir göstergesidir.

    3. Duygusal Yorgunluğun Psikolojik Arka Planı

    Duygusal tükeniş, beynin sürekli alarmda kalmasından kaynaklanır.
    Kiși, uzun süre boyunca:

    • kendi ihtiyaçlarını ertelemiş,
    • duygusal yükleri tek başına taşımış,
    • dinlenme fırsatı bulamamış
      olabilir.

    Bu durum, öz düzenleme kapasitesini zayıflatır. Yani kişi artık duygularını sağlıklı bir şekilde işleyemez, toleransı azalır ve kendine karşı sertleşir. Aslında duygusal yorgunluk, içsel bir alarmın bize “Dur, dinlen ve kendine dön” deme şeklidir.

    4. Baş Etme Yolları: Yorgunluktan Yenilenmeye

    Duygusal yorgunluğu aşmak, genellikle küçük ama istikrarlı adımlarla mümkün olur.

    • Kendini izleme ve farkındalık

    Öncelikle kişi, yorgunluğu kabul etmeli ve kendini gözlemlemeye başlamalıdır:
    “Şu anda ne hissediyorum? Neyin içindeyim?”

    • Sınır koymak

    Yorgunluk çoğu zaman aşırı sorumluluk alınan dönemlerin ürünüdür. Kapasiteni bilmek ve sınırlamak bir güçsüzlük değil; duygusal sağlığı koruyan bir beceridir.

    • Duyguları ifade etmek

    Konuşulmamış her duygu içte ağırlaşır. Güvendiğin biriyle paylaşmak veya bir terapistle süreci ele almak hafifletir.

    • Kendine bakım ve küçük molalar

    Gün içinde kısa bir nefes, sessiz bir yürüyüş, sıcak bir duş bile sinir sistemini düzenleyebilir.
    Küçük ritüellerin terapötik gücü büyüktür.

    • Beklentileri yeniden düzenlemek

    Kendine yönelttiğin aşırı beklentiler duygusal tükenişi besler. “Her şeyi bir anda yapmak” yerine “yeterince iyi” yaklaşımı iyileştiricidir.

    5. Yeniden Güç Toplamak: Ruhun İyileşme Süreci

    Duygusal yorgunluk, çoğu zaman ihmal edilmiş bir içsel dünyanın sonucudur. Bu nedenle iyileşme, kişinin kendine dönmesiyle başlar. Yavaşlamak, duygularını fark etmek ve hayat ritmini yeniden düzenlemek bu sürecin temel taşlarıdır.

    Unutulmamalıdır ki:
    Duygusal yorgunluk bir zayıflık değil, ruhun görmezden gelinmiş ihtiyaçlarının sesidir.
    Bu sesi duymak ve ona karşılık vermek ise gerçek iyileşmenin başlangıcıdır.

  • Sağlıklı İletişim Kurmanın Psikolojisi

    Sağlıklı İletişim Kurmanın Psikolojisi

    Günlük yaşamda kurduğumuz her bağın temelinde iletişim vardır; ancak iletişim yalnızca konuşmak değil, anlamak ve anlaşılmak üzerine kurulu çok yönlü bir süreçtir. Çoğu zaman, “Söylediklerim anlaşılmadı” ya da “Neden bu kadar yanlış anlaşılıyorum?” diye düşünmemizin nedeni, iletişim becerilerinin kendiliğinden geliştiğini varsaymamızdır. Oysa sağlıklı iletişim, tıpkı duygusal farkındalık ya da öz şefkat gibi, zamanla gelişen bir psikolojik beceridir.

    1. Dinlemek: Anlamanın İlk Adımı

    İletişimin en çok göz ardı edilen ama en güçlü bileşeni dinlemektir. Yalnızca kelimeleri değil, duyguyu, alt metni ve karşı tarafın ihtiyaçlarını duymaya niyet etmek; ilişkide güvenin temelini oluşturur.

    Danışanlarımla sık sık konuştuğum bir şey var:
    Dinlemek, cevap vermek için değil anlamak için yapıldığında dönüştürücüdür.

    Aktif dinlemeyi geliştirmek için:

    • Karşınızdakinin sözünü kesmemek
    • Göz teması kurmak
    • “Seni duyuyorum” mesajı veren küçük geri bildirimler vermek
      bu süreci kolaylaştırır.

    2. Duyguları İfade Edebilmek: İçsel Netlik, İlişkisel Netlik

    Sağlıklı iletişimin psikolojik temeli, kişinin kendi duygularını fark edebilmesi ve bunları açıkça ifade edebilmesidir.
    Duygularını tanımak, aslında kendine dönüp “Ben şu anda neye ihtiyacım var?” diye sormaktır.

    “Sen hep böylesin” gibi suçlayıcı cümleler yerine
    “Şu anda kendimi kırılmış hissediyorum ve anlaşıldığıma dair bir ihtiyacım var”
    demek, ilişkide savunma yerine yakınlık yaratır.

    3. Sınırlar: İletişimin Sağlığı İçin Görünmez Çerçeveler

    Sınırlar, ilişkilerde mesafe oluşturmak için değil, ilişkiyi sağlıklı tutmak için vardır.

    Birçok kişi sınır koymayı reddetme ya da kırma olarak düşünür. Oysa sınır koymak, “Benim kapasitem şu kadar” diyebilme cesaretidir.
    Sağlıklı sınırlar, her iki tarafın da kendini değerli hissettiği bir ilişki ortamı yaratır.

    4. Empati: Kalpten Kalbe Kurulan Köprü

    Empati, karşımızdakinin duygusunu bizim duygumuzmuş gibi hissetmek değildir; onun deneyimini anlamaya gerçek bir çaba göstermektir.

    Empatik bir iletişimde:

    • “Senin için zor olduğunu fark ediyorum”
    • “Bunu yaşarken nasıl hissettin?”
      gibi cümleler, karşımızdaki kişinin duyulduğunu hissetmesini sağlar.

    5. Dürüstlük ve Şeffaflık: Güvenin Psikolojik Zemini

    Sağlıklı iletişim, açık ve samimi olmayı gerektirir. Duygularımızı sakladığımızda, ilişkiyi koruduğumuzu sanırız; oysa saklanan her duygu, yanlış anlamaların kapısını aralar.

    Şeffaflık, incitmeden açık olmayı içerir.
    Gerçek bağ, iki tarafın da gerçek olduğu ilişkilerde kurulur.

    6. Zor Konuşmaları Yönetebilmek

    Bir ilişkiyi olgunlaştıran şey, zor konuşmaların kaçınılmaz olduğunu kabul etmektir.
    Zor bir konuyu konuşmadan kaçmak, kısa vadede rahatlatıcı görünebilir ancak uzun vadede ilişkiyi sessiz bir yükün altına sokar.

    Zor konuşmaları yönetmenin anahtarı:

    • Doğru zamanı seçmek
    • “Ben dili” kullanmak
    • Sakin bir atmosfer yaratmak
      olarak özetlenebilir.

    Sonuç: İletişim Bir Beceri, Beceri Geliştirilebilir

    Sağlıklı iletişim, yalnızca ilişkileri güçlendirmez; kişinin kendisiyle olan bağını da derinleştirir. Kendimizi daha iyi anladıkça, karşımızdakini de daha sağlıklı bir yerden duyabiliriz.

    Unutmayalım:
    İletişim, iki kişi arasında başlayan ama önce kişinin kendi içinde gelişen bir yolculuktur.

  • Duygusal Yaralar Nasıl Kapanır?

    Duygusal Yaralar Nasıl Kapanır? Terapötik Bir Perspektif

    Duygusal yaralar, çoğu zaman görünmezdir; ancak etkileri en az fiziksel yaralar kadar derindir. Bazen bir cümlenin ağırlığı, bir kaybın sessizliği ya da uzun süreli ihmalin birikimi ruhumuzda iz bırakır. Bu izler, zaman zaman tetiklenir, kendini hatırlatır ve yaşamımızı şekillendirmeye devam eder.

    Terapide en çok karşılaşılan sorulardan biri şudur:
    “Duygusal yaralar gerçekten iyileşir mi?”
    Evet, iyileşir; fakat bu süreç zaman, farkındalık ve güvenli bir ilişki alanı gerektirir.

    1. Yarayı Tanımak: İyileşmenin İlk Adımı

    Bir yara görünmez olduğunda onu tanımlamak zorlaşır. Kişi çoğu zaman sadece “Bir şeyler beni hâlâ etkiliyor” diye hisseder ama ne olduğunu çözemeyebilir.
    Bu noktada terapötik süreçte yapılan ilk şey, şu soruları yöneltmektir:

    • Bu acı nereden geliyor?
    • Hangi olaylar seni tetikliyor?
    • Kendinle ilgili hangi inanç bu yarayı besliyor?

    Farkındalık, iyileşme kapısını aralayan anahtardır. Çünkü tanınmayan bir yara, kendini yeniden yeniden onaylatmak ister.

    2. Duyguyu Hissetmeye İzin Vermek

    Birçok kişi acıdan kaçınmayı iyileşme sanır. Oysa kaçınmak, duygusal yarayı daha derine iter. Terapötik süreçte en güçlü adımlardan biri, kişinin kendine şunu söyleyebilmesidir:

    “Bu duyguyu hissetmek benim için güvende.”

    Güvenli bir alan yaratıldığında:

    • üzüntü,
    • öfke,
    • hayal kırıklığı,
    • utanç,
    • korku ..gibi duygular yüzeye hafifçe çıkar ve işlenebilir hâle gelir.

    Duyguların ifade edilebildiği noktada yara artık yalnız değildir.

    3. Anlamlandırmak: Yaşananı Hikâyeye Dönüştürmek

    Terapötik bakışa göre iyileşme, yaşananların anlamlandırılmasıyla tamamlanır.
    İnsan zihni acı verici deneyimleri bütünleştiremediğinde, bu parçalar farklı zamanlarda tetiklenir.
    Oysa kişi yaşadığını anlamlandırdığında:

    • Olayın kontrolü yeniden kendine geçer
    • Kök inançlar netleşir
    • Yaşanan acı daha taşınabilir hâle gelir

    Anlam, acıyı yok etmez; ama kişinin acıyla kurduğu ilişkiyi dönüştürür.

    4. İnançları Yeniden Yapılandırmak

    Duygusal yaralar yalnızca olayın kendisinden değil, o olayın kişi için yarattığı inançlar üzerinden kalır.
    Sıklıkla duyduğumuz cümleler:

    • “Yeterince iyi değilim.”
    • “Herkes beni terk eder.”
    • “Güvenilir kimse yok.”
    • “Sevilmeyi hak etmiyorum.”

    Bu inançlar, iyileşme sürecinde yeniden ele alınır. BDT, şema terapi veya EMDR gibi yaklaşımlar, geçmiş deneyimlerin bugünle bağlantılarını çözmeye yardımcı olur.
    İnanç dönüştükçe, yara artık aynı etkiyi yaratmaz.

    5. Kendine Şefkat Geliştirmek

    Duygusal yaraların en güçlü merhemi, öz şefkattir. Çünkü yara sadece başkalarının bize yaptıklarıyla değil, bizim kendimize nasıl davrandığımızla da ilgilidir.

    Kişi kendine karşı nazik olmayı öğrendiğinde:

    • suçluluk azalır,
    • içsel eleştirmen yumuşar,
    • iyileşme hızı artar.

    Öz şefkat, “Acını yok say” demek değildir; aksine, “Bu acıyla kalabilirsin; yalnız değilsin” demektir.

    6. Yeni Deneyimler Yaratmak: İyileşmenin Kalıcı Ayağı

    İyileşme sadece geçmişi ele almakla sınırlı değildir.
    Yara izlerinin zayıflaması için kişinin güven, bağ, sevilme ve değer görme gibi ihtiyaçlarını karşılayan yeni deneyimler oluşturması gerekir.

    Bu:

    • sağlıklı ilişkiler kurmak,
    • sınır koymak,
    • kişinin kendi ihtiyaçlarını önemsemeyi öğrenmesi
      gibi adımlarla gerçekleşir.

    Yeni deneyimler, eski yaraların üzerine yeni bir psikolojik harita çizer.

    7. İyileşmenin Ritmi: Hız Değil, Süreklilik

    Duygusal yaraların iyileşmesi doğrusal bir süreç değildir. Bazen ilerleme hızlanır, bazen yavaşlar.
    Bazen kişi kendini çok iyi hisseder, bazen eski bir anı tetiklenebilir.

    Bu doğal döngü, iyileşmenin bir parçasıdır.
    Terapötik bakışla önemli olan hız değil, sürecin sürdürülebilir olmasıdır.

    Sonuç: Yara Geçmişte Kaldığında, Yaşam Yeniden Akar

    Duygusal yaralar kapanır; fakat iz bırakabilir. Bu iz, kişinin kim olduğunu hatırlatan olgunlaşmış bir parça hâline gelir.
    Artık acıtmaz; sadece hikâyenin bir bölümüdür.

    Unutulmamalıdır ki:
    İyileşme, yarayı unutarak değil; onu güvenli bir şekilde dönüştürerek gerçekleşir.

  • Öz Saygı ve Öz Şefkat: Kendinle Kurduğun İlişkinin Temeli

    Kendinle Kurduğun İlişkinin Temeli

    Günlük hayatımda birçok danışanımla çalışırken en sık karşılaştığım konulardan biri, kişinin kendiyle olan ilişkisi… Çoğu zaman dış dünyaya karşı fazlasıyla anlayışlı ve kapsayıcıyız, ancak söz konusu kendi duygularımız, hatalarımız ya da kırılganlıklarımız olduğunda birden sertleşiyor, eleştiriyor, yetersiz buluyoruz.
    Oysa psikolojik iyilik halinin en güçlü temellerinden biri öz saygı ve öz şefkattir.


    Öz Saygı Nedir?

    Öz saygı, kendini değerli, yeterli ve saygın hissetme kapasitesidir. Bu; kusursuz olmak, hiç hata yapmamak ya da herkes tarafından onaylanmak demek değildir.
    Tam tersine, öz saygı:

    • Kendi değerini dışarıdan gelen onaylara bağlamamak,
    • Sınırlarını koruyabilmek,
    • Hayır demeyi öğrenebilmek,
    • Başarı kadar başarısızlığın da insana ait olduğunu kabul edebilmek demektir.

    Sağlıklı öz saygıya sahip bireyler, kendilerini oldukları haliyle kabul ederler; eksikleriyle barışır, güçlü yönlerini beslerler.


    Öz Şefkat Nedir?

    Öz şefkat, zorlandığımız anlarda kendimize karşı tıpkı bir dostumuza gösterdiğimiz anlayışı gösterebilme becerisidir.
    Kısacası:
    “Kendine iyi davranma” pratiğidir.

    Öz şefkat üç temel bileşenden oluşur:

    1. Kendine nezaket – Hata yaptığında kendini cezalandırmak yerine anlayışla yaklaşmak.
    2. Ortak insanlık hali – Zorlanmanın ve kırılganlıkların herkesin bir parçası olduğunu hatırlamak.
    3. Farkındalık – Duygularla boğuşmak yerine onları fark edip düzenleyebilmek.

    Öz şefkat, zayıflık değil; duygusal dayanıklılığın en güçlü kaynaklarından biridir.


    Öz Saygı ve Öz Şefkat İlişkisi

    Danışanlarımla yaptığım çalışmalarda sıkça gözlemlediğim bir gerçek var:
    Öz saygı ve öz şefkat birbirini tamamlayan iki güçtür.

    • Öz saygı, kendi değerini bilmekle ilgilidir.
    • Öz şefkat ise, bu değere zor anlarda bile sahip çıkabilmektir.

    Öz şefkat olmadan öz saygı kırılgandır; eleştirilere veya hatalara karşı çabucak dağılır.
    Öz saygı olmadan öz şefkat yüzeyseldir; kişinin kendini korumasına ve sınır çizmesine yetmez.

    Bu iki kavram birlikte güçlendiğinde kişi hem kendini sever, hem de kendine sahip çıkar.


    Kendimize Karşı Bu Kadar Sert Olmamızın Nedeni Ne?

    Çoğu zaman büyürken edindiğimiz eleştirel iç ses, yetişkinlikte de bizimle yaşamaya devam eder.
    “Yeterince iyi değilim.”
    “Başarısız oldum.”
    “Bunu beceremiyorum.”

    Bu cümleler zihindeki eski yaraların yankısıdır. Oysa insan olmak; hata yapmak, düşmek, yeniden kalkmak ve öğrenmek demektir.


    Öz Şefkat ve Öz Saygıyı Güçlendirmek İçin Öneriler

    Psikolojik danışma sürecinde sıkça kullandığım bazı temel adımlar:

    1. İçsel eleştirmeni fark et

    Zorlandığın anlarda “Şu an kendime nasıl konuşuyorum?” diye sor.
    Her fark ediş, iyileşmenin başlangıcıdır.

    2. Kendine bir dost gibi yaklaş

    Bir arkadaşın aynı durumda olsa ona ne söylerdin?
    Muhtemelen çok daha yumuşak, destekleyici…
    Kendine de aynı nezaketi sun.

    3. Sınır koymayı öğren

    Öz saygı, “Hayır” diyebildiğinde güçlenir.
    Rahat edemediğin durumlarda kendini korumayı öğrenmek, en büyük öz bakım davranışıdır.

    4. Duygularını bastırma, tanı

    Farkındalık uygulamaları, duygularınla savaşmak yerine onları düzenlemeni sağlar.

    5. Küçük başarıları fark et

    Kendini takdir etmek öz saygıyı besler; mükemmeli değil ilerlemeyi hedefle.


    Son Söz: Kendinle Kurduğun İlişki, Tüm İlişkilerinin Aynasıdır

    Bir psikolog olarak şunu çok net görüyorum:
    İnsanlar kendileriyle iyi bir ilişki kurduklarında, hayatlarının her alanı değişiyor.

    Kendine daha şefkatli davrandıkça stres azalıyor, duygular dengeleniyor, ilişkiler sağlıklı hale geliyor.
    Öz saygın güçlendikçe, seçimlerin de güçleniyor.

    Unutma:
    İyileşme, kendine atacağın en küçük şefkat adımıyla başlar.

  • Kaygıyı (Anksiyete) Önlemek

    Kaygı kişinin korku veya tehdit edici bir duruma karşı verdiği bedensel ve ruhsal tepkidir. Kaygı bozuklukları ise çok sık gördüğümüz ruhsal bir rahatsızlıktır. Birçok kişi hayatının bir döneminde anksiyete yaşamış olabilir. Bazen kaygılı olmak çok normaldir. Fakat kaygı bozukluğu süreklilik gösteren kaygı duygularından oluşur bu nedenle kişinin günlük işlerini aile ve sosyal yaşamını etkileyebilir.

    Yaşadığınız kaygılar sizi sürekli meşgul ediyor yaşamınızı aksatıyor ve fizyolojik sonuçlar doğuruyorsa kaygı bozukluğunuz var demektir. Eğer korktuğunuz durumlardan kaçmaktaysanız ve durum tekrarlıyorsa dikkat edilmelidir.

    Duygusal ve Fizyolojik Belirtileri

    Korku huzursuzluk endişe çaresizlik hissi ve panik olma durumu duygusal belirtileridir

    Çarpıntı kan basıncında değişiklik terleme boğulma hissi nefes darlığı kusma ishal ve bayılma hissi ise fizyolojik belirtileridir

    Kaygıyı Önlemek İçin Yapılacaklar

    Hayat tarzımızı değiştirebiliriz düzenli sağlıklı bir hayat ile sürekli yaşanan stresten uzak durarak kaygıyı önleyebiliriz

    Fiziksel egzersiz spor yapmak işe yarayan yöntemlerden birisidir

    Davranış tedavisi uzmanlar eşliğinde kaygı duyulan durumun üzerine gidilerek yapılan çalışmalardır. Bu şekilde bir tedavi ile kaygı önlenebilir.

    Anksiyete ilaçları kullanılabilir. Psikiyatrist tedavisi sonrası antidepresanlardan yardım alınabilir. Eğer bu süreç içerisine psikolog eşliğinde bir terapi ile destek verilecek olursa iyileşme daha doğru ve kesin olabilir.

    Unutmayalım davranış ve düşüncelerimiz değişirse kaygı ve stresimiz de oldukça azalacaktır.

    Psikolog Aile Danışmanı

    Arzu Koçaklı

  • Sosyal Fobi

    Sosyal fobiyi tanımlamak gerekirse sosyal durumlardan rahatsızlık duyma sosyal ortamlardan kaçınma olarak ifade edilebilir. Çevrelerinde ki insanlardan kendi davranışlarından ötürü olumsuz yargıları olacağını düşünürler. Genellikle rahatsız oldukları ortamlardan kaçınırlar. Eğer uzak duramamışlarsa oldukça kaygılı ve çekingen hissederler. Sosyal fobi yaşayan kişinin yaşadığı bu durum onun yaşamında birçok soruna neden olabilir. Örneğin arkadaşlık ilişkilerini geliştirmekte güçlük çekerler. Sosyal eğlencelere katılmazlar ve karşı cins ile ilişkilerinde güçlük yaşarlar. Eğer sosyal fobi sorunu çözülemez ise bu kişiyi ileride depresif ve mutsuz kılabilir.

    Sosyal Fobi Neden Oluşur

    Birçok nedeni olabileceği gibi bazılarını sizlerle paylaşmak istiyorum

    Geçmişte yaşanılan utanç duyma aşağılanma ve mahcup olma hisler nedeni ile oluşabilir. Kişide bu yaşadığı olayların tekrarlayacağı korkusu vardır.

    Sosyal ortamlar ile ilgili sürekli olumsuz düşünceler taşıyabilirler. Örneğin: kesin rezil olacağım, kimse beni beğenmeyecek, herkes kaygılı olduğumu anlayacak gibi düşünceler olabilir.

    Sosyal ilişkilerde gerekli beceriyi öğrenememiş kişilerde sosyal fobi olabilir.

    Duyulan kaygı hissi sosyal olmayı engelleyebilir.

    Sosyal Fobiden Kurtulmak

    Korkularınıza neden olan düşünceleri değiştirmek büyük bir ilerleme sağlar.

    Olumsuzu düşünmemeli olumluya odaklanmalıyız.

    Gevşeme yöntemlerini deneyebiliriz. Bunlar derin derin nefesler almak, olumlu cümleler ile kendimizi telkin etmek olabilir.

    Ayrıca bir uzmandan yardım alarak sosyal fobiden kurtulabilirsiniz.

    Unutmayın sosyal fobi günümüzde en çok görülen psikolojik sorunlardan birisidir. Her yaş grubunda ortaya çıkabileceği gibi daha çok da kadınlarda gözlenmektedir. Eğer sosyal fobiniz var ve bu durum sizin günlük yaşamınızı etkiliyor ayrıca sizi depresif yapıyorsa yardım almanız faydalı olacaktır.

    Psikolog Aile Danışmanı

    Arzu Koçaklı